Yalnızlıkta
Yalnızlıktaydı yine. Değişmişti; artık aynı değildi. Kendinden korkmuyordu. Kendinden kaçmıyordu. En yalnız olduğu zamanlarda bile. O değişti, yalnızlığı değişti. Yalnızlığı değişti, o değişti. Hâlâ yalnızdı. Hep yalnızdı. Kimseleri bulamadığı için değil, kimse olmadığı için yalnızdı. Yalnızlıktan başka hiçbir şey yoktu; yalnızlıktan başka hiç kimse yoktu. Yapayalnızdı.
Başkaları yalnızlığına çare olmayacaktı. Onları neden var ediyordu ki? Gelen yoktu, giden yoktu. Olmayacaktı da.
Kocaman bir boşluktaydı yalnızlık. Dışarıdan baktığında korkuyordu; içeriden bakınca hayran kalıyordu. Boşluk yalnızlığıyla doluydu, yalnızlığı boşlukla doluydu.
Terk edilmiş hissetmiyordu kendini. Yalnızlığını bulmuştu, yalnızlığı onu bulmuştu. Yalnızlık bir an değildi, bir bütündü. Yalnızlık örtü değil, özdü.
Birliktelikler de ayrılıklar da yalnızlığın içinde eriyordu. Gelen yalnızlığı getiriyor, giden yalnızlığı bırakıyordu. Var olan her şey yalnızlığın zıttıydı; ama yalnızlık var olan tek şeydi.
Yalnızlık, yalnız olamanın sonucuydu. Ateş, kendisi olmayan her şeyi yakar. Yalnızlık, kendisi olmayan her şeyi yalnız bırakır. Ateş kendisiyle yanamaz, biter. Yalnızlık kendisiyle yalnız kalamaz, biter.
Yalnızlık utandırıyordu onu. Utanıyordu kendinden yalnızlıkta. Yalnızlığı mı kandırıyordu, kendini mi? Kimi kandırıyordu? Tuttuğu iplerin ucunda kim vardı? Yalnızlıktan başkası var mıydı? Utanıyordu. Kendinden. Yalnızlıkta. Yalnız olduğu için değil, yalnız olduğunu unuttuğu için utanıyordu kendinden. Yalnızlık değil, yalnızsızlık utandırıyordu onu.
Yalnızlıkta yoktu. Olduğunda yalnızdı.
Yalnız değildi; yalnızdı.